Tarih 1950'lerin sonu, İran'ın başkenti Tahran'da saray, ağır bir sessizliğe bürünmüş. Kristal avizeler, altın yaldızlı çerçeveler, her şey yerli yerinde ama odalardan yükselen bir hüznün ağırlığı her şeyi bastırıyor. Prenses Süreyya, belki de en sevdiği mücevherini takmış, pencereden dışarı bakıyor. Gördüğü manzara değil, geleceğidir. Bir kadın olarak var oluşunun, bir "veliaht makinesi"ne indirgenişinin acısı. Şah Muhammed Rıza Pehlevi ise bir o kadar çaresizdir, sevdiği kadınla arasına giren, adı "monarşi geleneği" olan amansız bir duvar var. Taht, bir erkek çocuk istiyor. Ne yazık ki aşk ise bu katı kurala yenik düşmek üzere. Bu, bir peri masalı gibi başlayıp trajediye dönen, dünyanın gözü önünde yaşanan bir dram.
Aynı yılların Türkiye'sinde, Mersin'in Mut ilçesinde ise bambaşka bir hayat akıyor. Güneş, Toroslar'ın yamaçlarını ısıtıyor, keçiler otluyor, çarşıda pazarda alışveriş sesleri... Bu kasabanın sakinlerinden biri de Ali Manav. Belki okumuş, belki çok gezmiş biri değil, ama yüreği insan sıcaklığıyla dolu bir tüccar. Gazetelerde, dünya ajanslarının haberlerinde okuduğu bir haber yüreğine dokunuyor: "İran Şahı, çocuğu olmadığı için sevdiği eşinden boşanıyor."
Bu haber, Tahran'daki o görkemli saraydan, Toroslar'ın eteğindeki bu sade ilçeye kadar uzanıyor. Ali Manav, belki de hiç görmeyeceği, hayatında asla yolu kesişmeyecek olan o "üzgün prenses" için bir şeyler yapma ihtiyacı hissediyor. Kalemi eline alıyor ve bir mektup yazacaktır. Ancak her ne düşündüyse bir Fransızca öğretmenine Fransızca yazdırıyor mektubu. Mektup, resmi bir dilekçe değil, bir komşunun öteki komşusuna uzattığı sıcak bir el gibi. Özetle mektubunda Ali Manav "Saygıdeğer Prensesim, Sizin yaşadığınız bu acı olayı duydum ve çok üzüldüm. Bizim burada, Toros dağlarının yamaçlarında 'Çakşır Otu' dediğimiz bir bitki yetişir. Bu otun öyle bir hikmeti vardır ki, bazı yıllar doğa fazla verir, bazı yıllar az. İşte o bol yetiştiği yıllarda, bu otlarla beslenen keçilerimiz genelde ikiz doğurur ve doğan oğlakların çoğu erkek olur. Sizin derdinize bir derman olur mu bilmem, ama bir umut... Eğer isterseniz, bu ottan size göndermek isterim. Belki bir faydası dokunur."
Ali Manav'ın torunu ile berber kilitli bir sandıkta bulduğumuz mektup defterinde gördüğüm, tarihin unutulmuş sayfalarında kalan bu küçük mektup, iki dünyayı birbirine bağlayan incecik bir insanlık ipidir. Bir yanda, dünyanın en katı protokol kurallarının, tahtın soğuk çıkarlarının arasında sıkışıp kalmış bir aşk... Öte yanda, Toroslar'ın sıcacık yüreğinden fırlamış, karşılıksız, saf bir iyilik ve yardım eli. Prenses Süreyya, o mektubu okudu mu, okusa bile ne düşündü, bilemeyiz. Belki tebessüm etti bu samimi yaklaşıma, belki gözleri bir kez daha doldu. Ama neticede, Çakşır Otu'nun gücü, köklü bir monarşinin yüzyıllık geleneğine yenik düştü. Prenses, sürgün yolunu tuttu ve "Üzgün Gözlü Prenses" olarak anılacağı yıllar başladı.
Bu iki hikaye, aslında birbirinin zıttı olarak anlatılması gereken bir bütündür. Biri, iktidarın ve gücün insanı nasıl yalnızlaştırdığının; diğeri, sıradan insanın yüreğindeki merhametin ve paylaşma içgüdüsünün ne kadar engin olabildiğinin kanıtıdır. Ali Manav'ın mektubu, Prenses Süreyya'nın trajedisini değiştiremedi belki, ama en görkemli taçların, en ağır mücevherlerin veremediği sıcaklık ve teselli, bazen Toroslar'dan gelen bir mektubun satır aralarında, bir bitkinin adında saklı olabilir. İnsanlık, işte tam da burada, iki dünya arasında gidip gelen o kesik ipte yaşar. Şimdi Ali Manav da Şah da Prenses Süreyya da hayatta değil. Hiç ölmeyecek gibi yaşayan muhterislere de not düşelim.



















