"Hey onbeşli onbeşli
Tokat yolları taşlı
Onbeşliler gidiyor
Kızların gözü yaşlı...”
Bu bir türkü değildi dostlar...
Bir milletin, çocuklarını toprağa uğurlarken, boğazına düğümlenen sesiydi.
Daha bıyıkları terlememişti…Defterlerini kapatıp tüfek tuttuğu,
sıralarını bırakıp siperlere uzandığı bir zamanın ağıdıydı.
Çanakkale, toprağı hâlâ çocuk sesleriyle çınlayan yer.
O yıllarda bir zil çaldı okullarda, bu zil ders için değil, cephe içindi.
Kastamonu Abdurrahmanpaşa Lisesi sustu, çünkü öğrencileri konuşacak yaşa gelmeden şehit oldu.
Galatasaray Lisesi sıraları boş kaldı, çünkü o sıralardan kalkıp giden çocuklar bir daha geri dönmedi.
Mekteb-i Tıbbiye-i Şahane mezun veremedi, çünkü hayat kurtaracak gençler, kendi hayatlarını verdi. Kayseri Lisesi, Sivas Lisesi, Trabzon Lisesi, Konya Gazi Lisesi ve niceleri…
Hepsinin ortak bir hikâyesi vardı: Son sınıf diye bir şey kalmamıştı. Çünkü son sınıfların tamamının adı yoklama defterine değil, mezar taşlarına yazılmıştı.
Yaşları on dört, on beşti…
Hayalleri yarım, defterleri açık kaldı.
Ama ne için öldüklerini biliyorlardı.
Bugün ise yine aynı yaşlarda çocuklar var.
Yine okullardalar, yine sıralarındalar ama bu kez toprağa düşen hayallerin sebebi başka.
Artık bir cephe, bir düşman hattı yok. Bir “vatan için” gerekçesi yok.
Ve belki en acısı da bir anlam yok.
Dün çocuklar vatan için ölüyordu. Bugün aynı yaşta çocuklar, nedenini bile bilmeden ölüyor ve öldürüyor.
Peki ne değişti?
Bir çocuk ayakkabısını aceleyle giydi.
Annesi arkasından “dikkatli git” dedi belki.
Çantası biraz ağırdı, ama hayat hafifti.
Okula gidiyordu, yani geleceğe.
Sonra bir okul kapısı açıldı ve o kapının ardından gelecek yere düştü.
Kahramanmaraş, Şanlıurfa... İki şehir değil artık bunlar; İki yarım kalmış çocukluk, iki suskun sınıf ve iki “keşke”. Ama onlarca eve düşen ateş...
Bir sıranın üzerinde açık kalmış bir defter vardır şimdi.
Yarım bırakılmış bir cümle, belki “Büyüyünce…” diye başlayan bir hayal.
Akşam sofrasında bekleyen boş bir tabak belki… Ayla öğretmeni bekleyecek yarın sabah öğrencileri…
Ne yazık ki devamı yok.
Çünkü biz devamını getiremedik dostlar.
Bir çocuk neden öldürür?
Bu sorunun cevabı, bir mahkeme dosyasına sığmaz.
Bu cevap evlerin içinde saklıdır;
Sessiz sofralarda, göz göze gelinmeyen akşamlarda.
Bu cevap okullarda saklıdır;
Kalabalık sınıflarda fark edilmeyen yalnızlıklarda, “Yaramaz” diye kenara itilen ruhlarda.
Bu cevap ekranlarda saklıdır;
Her akşam biraz daha alıştık, bir adam silah çekti alıştık, birisi vuruldu alıştık, bir suçlu alkışlandı alıştık. Ekran ışığı yüzlerimizi aydınlatırken, karanlık içimize yerleşti ve biz fark etmedik.
Bir çocuk izledi;
Öğrendi, sustu, içinde biriken birşey büyüdü ve adı konmadı, konuşulmadı.
Sonra üzerine kapıyı kapattı belki.
Sonra bir gün o kapıyı açtı ve çıktı.
Açılan kapılardan bu kez içeri giren, gelecek değildi.
İnternetin karanlık koridorlarında dolaşan çocuklar var şimdi.
Kimliksiz, denetimsiz, sahipsiz çocuklar.
Bir oyunda öldürerek puan kazanan, bir sitede bahisle “heyecan” öğrenen,
bir videoda şiddeti normal sanan çocuklar…
Kim tutuyor onların elini? Kim diyor “Bu doğru değil” diye?
Evlerde silahlar var, dolaplarda, çekmecelerde.
“Dokunmaz” denilen yerlerde.
Ama öfke dokunur dostlar, yalnızlık dokunur, kırılmışlık dokunur, akademik başarıyı önceleyen ailelerin "Arkadaşın çok iyi not almış, sen neden başarılı değilsin?" demesi dokunur.
Ve bir gün; O silah bir çocuğun eline değil, onlarca çocuğun kaderine değiyor maalesef.
Şimdi buradan açık açık söylemek gerekiyor:
Bu bir trajedi değil… bu bir ihmalin sonucudur.
Devlete hükümet edenler bunu duysun;
Çocukları korumak, geleceği korumaktır.
İnternet, oyun ve bahis siteleri denetimsiz bırakılamaz.
Silah erişimi bir “aile meselesi” değil, bir ülkenin tam olarak güvenlik meselesidir.
Eğitim politikası, sadece bilgi üretmek değildir, öncelikle çocukları hayata hazırlamaktır, insan yetiştirmektir.
Mütemadiyen müfredat değiştirmeyi bırakın, müfredatın ruhunu değiştirin önce.
Sevgili anne babalar siz de duyun lütfen;
Çocuklarınızı büyütüyorsunuz ama duyuyor musunuz onları?
Bir çocuğun odasına kapanması bazen bir tercih değil, bir yardım çağrısıdır, bir çığlıktır. Onlara sadece yemek değil, harçlık değil, eğlence değil, onlara zaman verin, kulak verin, kalbinizi verin, sevginizi verin.
Akademik başarıyı önceleyen okullar ve can parelerimizi vicdanlarınıza emanet ettiğimiz sevgili öğretmenlerim;
Bir çocuğun hayatı, bir sınavdan büyüktür. Varsın 100 puan almasın çocuklarımız.
Bir bakış, bir fark ediş, bir dokunuş bazen bir hayatı kurtarır.
Rehberlik bir formalite değil, bir can simididir.
Elbette sadece sizlere yük olmasın ama lütfen duyun ve dinleyin onları, kim bilir belki bize anlatamadıklarını size anlatacaklardır.
Öğrencileri ve ailesi, Ayla Öğretmenin gülen yüzünü hiçbir zaman göremeyecek ne yazık ki; unutmayacağız, unutmamalıyız onu. Her sabah okuluna gelen her öğretmen de unutmasın, unutmasın ki bir daha böylesi bir vahşeti yaşamayalım.
Ve sosyali, konvansiyoneli ile medya!…
Ne olur biraz susun, şiddete güzelleme düzmeyin, suçu parlatmayın ve karanlığı cazip göstermeyin.
Çünkü siz anlattıkça, birileri gördüklerini yaşamaya kalkıyor.
Bu ülke, çocuklarını toprağa vererek büyüyemez.
Bir annenin içinden kopan çığlık, hiçbir istatistiğe sığmaz.
Bir sıranın boş kalması, bir ülkenin eksilmesidir.
Artık sorulması gereken soru “Bu çocuk neden yaptı?” değil, asıl soru "Biz bu çocuğu ne zaman kaybettik?" olmalıdır.
Ve daha da acısı fark ettiğimizde zaman neden çok geçti?
Bir okul kapısı açıldı ve biz izledik sadece.
Gelecek, gözlerimizin önünde yere düştü…



















