Bir kentin değeri yalnızca güncel durumu ile ölçülmez. Hatta asıl değeri hangi dönemlerden geçtiği, kimleri yetiştirdiği, zor zamanlarda nasıl bir duruş sergilediği ve kendi hafızasına nasıl sahip çıktığıyla anlaşılır. İşte bu yüzden Mut için bir çağrı yapmak istiyorum.
Ülkemizin her köşesi ayrı bir güzelliğe ve tarihi değere sahip ancak Mut, özellikle bir sıradan bir Anadolu ilçesi değildir.
Mut, antik çağlardan Selçuklu’ya, beylikler döneminden Milli Mücadele’ye, halk ozanlarından dünya çapında sanatçılara uzanan çok katmanlı bir tarihin merkezidir. Krallık görmüş, beylik başkentliği yapmış, işgal yıllarında örgütlenmiş, kültür ve sanat üretmiş bir yerdir. Buna rağmen bugün Mut’ta, bu büyük tarihsel ve kültürel birikimi bir araya getiren, görünür kılan, anlatan bütünlüklü bir hafıza ve vefa alanı yoktur.
Oysa onlarca isim sayabiliriz bir nefeste. Bunlardan bir kısmını sıralamak istiyorum; yazacaklarımın dışında başkaca isimler de eklenebilir elbette.
Halk bilimci, yazar ve şair Sıtkı Soylu, Mut’un kültürel belleğini derleyip yazıya döken öncü isimlerdendir.
Ne kadar Mut'ta çok eski tarihlerden bu yana zeytin tarımı yapılsa da Mut ekonomisine kayısıyla yön veren, ilçede ilk kayısı bahçesini kurarak tarımsal dönüşümün önünü açan Mehmet Parlatan, bir vizyon insanıdır.
Kültürel araştırmalarıyla Mut’un sözlü ve yazılı tarihine önemli katkılar sunan Doğan Atlay, yerel belleğin korunmasında büyük emek vermiştir.
Türk Halk Müziği’ni dünya sahnesine taşıyan, sesiyle Torosları, sözüyle Anadolu’yu anlatan Musa Eroğlu, Mut’un evrensel yüzüdür.
Mut kilimi ve kök boya geleneği üzerine ciddi çalışmalar yapan, öğrenciler yetiştiren Kemal Efecan, yaşayan bir kültür mirasının taşıyıcısıdır.
Tarih öğretmeni, araştırmacı, yazar ve şair Muzaffer Kılıç, Mut’un geçmişini yalnızca anlatmamış, sevdirerek öğretmiştir.
Mut halk oyunları alanında uzun yıllar emek vererek binlerce öğrenci yetiştiren Süray Vural, bu toprakların ritmini kuşaktan kuşağa aktarmıştır.
İlk halk ozanı heykelini yapan, eserleriyle Anadolu estetiğini dünyaya tanıtan, dünyaca ünlü heykeltıraş Hüseyin Gezer, halk kültürünü taşa, bronza ve zamana kazımış bir ustadır.
Mut’un hafızası kültür ve sanatla ile de sınırlı değildir, bu topraklar aynı zamanda direnişin ve milli bilincin de mekânıdır;
İstiklal Savaşı yıllarında kurulan Mut Müdafaa-i Hukuk Cemiyeti, Anadolu’daki millî direnişin yerel dayanaklarından biri olmuştur. Bu cemiyetin öncüleri olan Müftü Nadir Efendi ve Mirza Bey, işgal karşısında halkı örgütlemiş, milli iradeyi savunmuş, Mut’un onur sayfalarına isimlerini yazdırmışlardır.
Yazılı kaynaklarda izine rastlanmasa da Mut’ta hüküm sürmüş Kral Mut’yos, bu coğrafyanın antik çağlardaki siyasal kimliğini temsil eder.
Torosların dili, Türk halk şiirinin zirvesi Karacaoğlan, Mut’un kültürel ruhudur.
Karamanoğlu Beyliği’ne başkentlik yaptığı dönemin beyi Musa Bey, Mut’u Anadolu siyasetinin merkezlerinden biri hâline getirmiştir.
Karamanoğlu Beyliği’nin kurucusu Nureddin Bey, bir siyasi figür değil, mezarı hâlâ Mut sınırları içinde bulunan tarihsel bir gerçekliktir.
Ve hemen burada Mut’un şehirleşme ve devletleşme sürecini tamamlayan iki önemli isim daha vardır onları da atlamayalım:
Mut’a şehir statüsü veren Roma İmparatoru Claudius, bu kenti resmî bir yerleşim olarak tarihe kaydetmiştir.
1230 yılında Mavga Kalesi’ni yaptıran Anadolu Selçuklu Hükümdarı I. Alaaddin Keykubat, Mut’u Orta Çağ Anadolu’sunun askeri ve stratejik ağının önemli bir parçası hâline getirmiştir.
Bu kadar farklı çağdan, bu kadar güçlü isimden oluşan bir tarih varken, bunları bir araya getiren bir vefa mekânının olmaması kabul edilebilir mi?
Mut’ta, bu isimlerin büstlerinin yer aldığı, bilgilendirici panolarla desteklenen, öğrencilerin, araştırmacıların ve ziyaretçilerin gezebileceği, kültürel, sanatsal ve anma etkinliklerine ev sahipliği yapabilecek bir “Mut Hafıza ve Vefa Meydanı” mutlaka oluşturulmalıdır.
Bunu bir tarih borcu olarak görmeliyiz. Geçmişi hamasi bir şekilde abartıp yüceltmek değil geleceği sağlam temeller üzerine kurma noktasında küçük bir adamdır. Çünkü çocuklar bir kenti sevmeyi, o kentin hikâyesini öğrenerek başarır. Çünkü aidiyet, isimlerle ve hatırlamayla kurulur. Çünkü vefasını kaybeden şehirler, zamanla kimliğini de kaybeder.
Mut, Sıtkı Soylu’ya, Musa Eroğlu’na, Hüseyin Gezer’e, Müftü Nadir Efendi’ye, Mirza Bey’e, Karacaoğlan’a, Musa Bey’e, Nureddin Bey’e, Claudius’a, Alaaddin Keykubat’a ve daha nice değere borçludur aynı zamanda.
Ve bu borç bir meydanla, bir alanla ödenmez elbette ama bu bir duruştur aynı zamanda ve böylesi bir duruşun oluşturacağı vizyonla ödenir bu borç.
Çünkü böylelikle “Biz bu toprakları, bu insanları ve bu tarihi unutmuyoruz.” demiş olacağız.
Ve böylesi bir alan, Mut’a çok yakışır.
Sizce de öyle değil mi?



















Süper olmuş elinize emeğinize sağlık